Eğitim-AraştırmaEmeğin Nabzı

Özel sektör öğretmenlerini açlığa ve yoksulluğa sürükleyenler ve açlık grevi!

Prof. Dr. Nejla Kurul T24'e yazdı.

Özellikle öğretmenlerin çalışma koşulları, eğitimde yaşanan sorunlar veya grevler gibi konularda kamuoyu duyarlılığı geliştirmek için meseleyi yalnızca “öğretmenlerin sorunu” olarak değil, “çocukların eğitim hakkı”, “nitelikli eğitim” ve “toplumun geleceği”, “demokrasinin geleceği”, “hep birlikte bize ne olacağı” meselesi olarak anlatmak daha geniş bir karşılık yaratır.

Yazının başlığı üzerine çok düşündüm, onlarca cümle kurdum. Çünkü zihnim, şiddete sürüklenen çocuklar gibi açlığa ve açlık grevine sürüklenen, göz altına alınan öğretmenler arasında sürekli bir bağ kuruyor. Genel olarak eylemlilikler yaşamak için direnme gücü verirken açlık grevi yaşam ve ölüm arasında sınırda dolaşma hareketi gibiydi. Ayrıca her iki konu da yıllardır kamuoyunun gündeminde yer alıyor. Çocuklara çocukluğunu yaşatamayan ekonomik ve sosyal koşullar, öğretmenleri kötü çalışma koşullarına terk eden, dertlerini anlatma fırsatı vermeyen, şiddeti reva gören, olan biteni sadece seyreden patronlar ve kamu otoriteleri, aynı zamanın ve mekânın içinde deviniyorlar.  Açlık grevi ağır bir eylem; grevdeki öğretmenlerin algısında, kamuoyu vicdanını harekete geçirebilmenin dışında tüm yolların kapandığına dair güçlü gerekçe oluşturulmuş olmalı! Açlık grevi “bir eylem, hareket düzeyi düşük” ancak bilinç ve duygu yoğunluğu yüksek bir eylem!” Kamuoyuna sesleniliyor; “artık sıra sizde” diyor genç öğretmenler!

Öğretmenlerin görüşme çabaları kamuoyunun gözleri önünde seyretti. TBMM Okul Saldırılarının Nedenlerini Araştırma Komisyonunun toplantılarına devam ettiği günlerde TBMM önünde sesini duyurmak isteyen, başta Milli Eğitim Bakanlığı ile olmak üzere çeşitli bakanlıklarla görüşerek sorunlarını ve önerdikleri çözümleri paylaşmak isteyen mülakat mağduru öğretmenler yetkililerle görüşmek üzere ciddi çaba gösterdiler. Ancak bu fiili ve meşru çaba eğitimde şiddeti önlemedeki samimiyetsizliği ortaya koydu.  Öğretmen Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali ve Eğitim Sen Genel Başkanı Kemal Irmak ve öğretmenler göz altına alındılar. Kamuoyunun zihninde silahlanarak okula giden suça sürüklenmiş çocukların şiddeti ile üstleri başları yırtılarak göz altına alınan ve şiddete maruz kalan ve açlık grevine sürüklenen öğretmenlerin görüntüleri kaldı.

Bu görüntülerle kimler, ne kazandı? Öğretmenler bu fotoğrafla sorunlarını kamuoyuna ilettiler, ancak gürültü içinde duyulmayan seslerini ve sözlerini bu kez açlık grevi ile duyurmaya çalışıyorlar. En temel hakların bile en ağır eylem biçimlerinden biri olan açlık grevleri ile alınmaya çalışılıyor olması insanı çileden çıkarıyor. Daha önceleri açlık grevleri cezaevi koşullarının vahim durumu ile ilişkilendirilirdi, başka çaresi kalmayan siyasi tutsaklar açlık grevine başvurmak zorunda kalırlardı. Bugün, çocuklarımızın gelişmesi ve güçlenmesi için çaba gösteren öğretmenlerimizin açık alanda bu yönteme başvurmak zorunda kalmaları üzerine ciddi biçimde düşünmek gerekiyor.

Suskunluk sarmalının açtığı yaralar

Öğretmenlik mesleğinin genel olarak en görünür niteliği bilişsel, duygusal ve devinsel olarak farklı yollarla iletişim kurabilmektir; konuşabilmektir. Aslında insani bir yeti olan kendini ifade, tüm insanlık için önemlidir. İnsan konuşmazsa çatlar. Ancak öğretmenler diğer mesleklerden farklı olarak her zaman daha uzun süre konuşurlar, saatlerce konuşurlar, meslek hastalıklarından biri de uzun süre konuşabilmekten doğan ses ve boğaz sorunlarıdır. Ancak öğretmenlerin asıl yaşadıkları sorun tükenmişlik duygusudur. Ancak biz yine de genel konuşalım ama asıl olarak öğretmenleri anlamaya çalışalım. Bireysel düzlemde konuşamamak ya da kişinin düşüncelerini, duygularını ve itirazlarını ifade edememesi yalnızca bir iletişim sorunu değildir; önemli psikolojik sonuçlar doğurabilir.

Yaşadığımız her şey bedenimize kaydedilir. Kendini ifade edememenin öğretmenler, öğrenciler ve yurttaşlar olarak bedenimizde somutlaşan yol haritasını birlikte takip edelim. Farkında olarak ya da olmadan konuşamadığımızda ilk yaptığımız şey, “görmezden gel, unut gitsin!” diyerek duygumuzu içe atmak ve bastırmaktır. Kişi söylemek istediklerini sürekli içinde tuttuğunda öfke, kırgınlık, korku ve hayal kırıklığı birikmeye başlar. İfade edilemeyen duygular kaybolmaz; çoğu zaman kaygı, gerginlik, huzursuzluk veya bedensel belirtiler olarak geri döner.

Cezalandırılma kaygısı karşısında susmak alışkanlık haline geldiğinde bir şeyi öğreniriz: öğrenilmiş sessizliği. Eğer kişi geçmişte konuştuğunda cezalandırılmış, küçümsenmiş, dışlanmış veya görmezden gelinmişse zamanla “Konuşmanın bir anlamı yok” düşüncesini geliştirebilir. Bu durum, psikolojideki “öğrenilmiş çaresizlik” kavramına benzer bir biçimde, kişinin kendi sesine olan güvenini azaltabilir.

Sürekli susmak zorunda kalan insanlar zamanla kendi düşüncelerinin değersiz olduğu hissine kapılabilir. Bunun adı özsaygının zedelenmesidir: “Benim söylediklerim önemli değil” ya da “Kimse beni dinlemez” düşünceleri özsaygıyı aşındırabilir. Artık kendimizde, inşa etmeye çalıştığımız kimliğe (oluşa) yabancılaşmaya başlarız. İnsanlar kendilerini büyük ölçüde konuşarak, paylaşarak ve başkaları tarafından tanınarak kurarlar. Yani kendimizi kurarken bedenimizi her gün eğitiriz; iyiye, güzele, doğruya doğru kimliğimizi inşa ederken bundan uzaklaşmak durumunda kalmamız bizi bize yabancılaştırır. Tekil insan da bir çokluktur. Her gün içimizdeki çoklu sesleri dinler, çok çeşitli kararlar veririz. Sesini çıkaramamak, kişinin kendi deneyimine ve kimliğine yabancılaşmasına yol açabilir. Bir süre sonra kişi ne hissettiğini veya ne istediğini ifade etmekte zorlanmaya başlayabilir.

Bastırılan itirazlar ve dile getirilemeyen haksızlıklar çoğu zaman görünmez bir öfke üretir, yaşadığımız şey öfkenin birikmesidir. Bu öfke bazen depresif bir içe çekilme olarak, bazen de beklenmedik anlarda yoğun tepkiler şeklinde ortaya çıkabilir. Suskunluğun yarattığı aşamaları düşündüğümüzde şiddete rağmen direnen, açlık grevine giden öğretmenin öfkesi patlar.

Konuşamamak, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir meseledir. Özellikle işyerlerinde, okullarda, sendikalarda veya siyasi ortamlarda insanlar konuşmaktan korkuyorsa, bir “sessizlik kültürü”ne doğru sürükleniyoruz demektir. Örgüt araştırmacısı Elisabeth Noelle-Neumann bunu “suskunluk sarmalı” olarak tanımlar: İnsanlar yalnız kalmaktan veya yaptırıma uğramaktan korktukça daha az konuşur; daha az konuştukça da baskın görüş daha güçlü görünür.

Öğretmen Sendikası üyesi öğretmenlerin açlık grevi; Tez-Koop-İş Sendikası üyesi Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi, depo işçilerinin, maden işçilerinin eylemleri, içe atmamak, bastırmamak, sessizliği kırmak, özsaygıyı kazanmak, yabancılaşmaya karşı direnmek, öfkeyi kendini ifadenin başka bir yoluna, kamuoyu duyarlığına ve umuda çevirmektir. Ancak bu bilgi, duygu ve ortak eylemin birleşmesiyle ve nihayetinde kamuoyunun verdiği güçle masaya oturabilmekten geçiyor. Bunun için hepimiz birimiz için suskunluk sarmalını kırmalı, kutuplaştırıcı duvarları yıkmalı, köprüler kurmalıyız!

Toplum olarak demokrasi geriledikçe ruh sağlığımız bozuluyor!

Sesini çıkaramamak, sadece bireysel bir ruh hali değil, aynı zamanda güç ilişkileriyle bağlantılı psikolojik ve toplumsal bir deneyimdir. İnsanların güven içinde konuşabildiği ortamlar hem ruh sağlığı hem de demokratik yaşam açısından koruyucu bir işleve sahiptir. Okullara yönelik saldırıların arttığı, eğitim emekçilerinin güvencesizlik yaşadığı ve eğitim politikalarına ilişkin itirazların yükseldiği dönemlerde, öğretmenlere ve sendika yöneticilerine yönelen şiddet yalnızca bireysel bir saldırı olarak değil, demokrasinin gerilemesinin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi; yurttaşların, çalışanların, sendikaların ve meslek örgütlerinin görüşlerini özgürce ifade edebildiği, eleştirebildiği ve karar süreçlerine katılabildiği bir kamusal yaşam biçimidir. Bu açıdan öğretmenler ve sendikalar, demokratik toplumun önemli aktörleridir. Eğitim alanındaki sorunları görünür kılmaları, kamu yararı adına söz üretmeleri ve yöneticileri hesap vermeye çağırmaları demokratik işleyişin doğal bir parçasıdır.

Ancak demokratik kanallar zayıfladıkça, eleştiriyi dinleme kültürünün yerini tahammülsüzlük almaya başlar. Farklı görüşler meşru bir katkı olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak görülür. Böyle dönemlerde tartışmanın yerini kutuplaşmaiknanın yerini baskıdiyaloğun yerini ise şiddet alabilir. Öğretmenlere ya da sendika yöneticilerine yönelik saldırılar bu nedenle yalnızca kişilere değil, eleştiri hakkına ve örgütlenme özgürlüğüne de yönelmiş olur.

Demokrasinin gerilemesi aynı zamanda kamusal sorunların konuşulma kapasitesinin azalması anlamına gelir. Eğitimde yaşanan sorunları dile getirenlerin susturulması, sorunların çözülmesine değil, görünmez hale getirilmesine hizmet eder. Oysa demokratik toplumlar, sorunları bastırarak değil, görünür kılarak ve tartışarak çözmeye çalışırlar. Bir ülkede öğretmenler okul güvenliğini, eğitim hakkını veya çalışma koşullarını dile getirdiklerinde şiddetle karşılaşıyorsa, bu durum toplumun sorun çözme kapasitesinin zayıfladığına işaret eder.

Bu bağlamda öğretmenlere ve sendika temsilcilerine yönelik şiddet, daha geniş bir demokratik aşınmanın parçası olarak okunmalıdır. Çünkü demokrasi, en çok da eleştirenlerin, itiraz edenlerin ve hak talep edenlerin güven içinde konuşabildiği ölçüde güçlüdür. Eğitim emekçilerinin sesini kısmaya yönelik her girişim, yalnızca bireysel hakları değil, toplumun demokratik geleceğini de zedeler. Bir toplumun demokrasi düzeyi, iktidarı veya hâkim görüşü destekleyenlerin değil; eleştirenlerin ne kadar güvende olduğu üzerinden ölçülür. Eğitim alanında şiddetin normalleşmesi ise bu ölçütün giderek aşındığını gösteren önemli bir uyarı işaretidir.

Özel öğretim kurumları öğretmenleri ne yaşıyor, neyi talep ediyorlar?

Devlet okullarında istihdam edilen 1 milyon 200 bine yakın öğretmenin dışında yüzbinlerce öğretmen var öğrencileri ile buluşmayı bekleyen. Öğretmen işsizliği büyük bir yapısal sorun. Farklı dönemlerde öğretmen işsizliği farklı biçimlerde kavramlaştırıldı: Önceleri ataması yapılmayan öğretmenlerden söz ediyorduk, özel öğretim kurumlarının bu kadar yaygınlaşmadığı dönemlerde. Özel öğretim kurumları yaygınlaştı, özel okullarda çalışan öğretmenlerin ve eğitime destek personelin sorunları çoğaldı. İşsiz öğretmenler KPSS yazılı sınavını geçse bile mülakat mağduru haline gelmeye başladılar. Hem yazılı hem de sözlü sınavlara güven ortadan kalkmaya başladı.

Siyasal iktidar eğitimin özelleştirilmesini savunuyor, yıllar içinde özelleştirme her yüz çocuktan 9’unun özel okulda okuduğu bir düzeye ulaştı. Özel okullaşmayı daha da artırmak için yoksul çocukların olduğu okullara aktarılması gereken kamu kaynakları teşvik adı altında özel okul sermayesine aktarılıyor. Devlet okullarında öğretmen alımı azaldı, eğitim fakülteleri özel öğretim kurumları için öğretmen yetiştiriyor adeta. Eğitim fakültelerinden mezun olan öğretmenlerin sayısı yarım milyonu çoktan aştı. MEB istatistiklerine göre özel okullarda çalışan öğretmenlerin sayısı 170 bin civarında. Eğitime destek personelini de eklediğimizde artarak büyüyen bir sorun var.

Siyasal iktidar bu sorunu çözebilir; ancak çözmüyor, çünkü siyasal bir tercihte bulunuyor. Tercihin değişmesi; eğitimin özelleştirilmesinin desteklenmesi politikasından uzaklaşmayı; eğitimi toplumsal gereksinmelere göre planlamayı, taban ücreti uygulamasını geri getirerek piyasayı bir nebze olsun düzenlemeyi, yani özel okul sahibi patronların keyfiyetini ve yüksek kârlarını sınırlandırmayı gerektiriyor. Özel okulların küçük bir kısmı görece kamudaki öğretmenlerle eşit düzeyde ücret ödeyebiliyor; diğerleri de bunu yapabilir, ancak onları zorlayacak bir yasa yok! Açgözlülükle cebi doldurma dönemi olduğu için açlığa, açlık grevine sürüklenen özel okul öğretmenlerinin yaşadığı sorunu görmezden geliyorlar.

Bizler sorunu görünür kılarak ve tartışarak çözüm için yol açalım ve özel okul öğretmenlerinin sorunlarını ve taleplerini aktarmaya devam edelim:

Güvencesizlik

Öğretmenlerin yaşadığı sorunların başında “güvencesizlik” geliyor. Belli bir yılda göreve başlayan öğretmen bir yıl sonra sözleşmesinin yenilip yenilenmeyeceği öngöremiyor. Bir anda özel öğretim kurumu öğretmeni olmaktan çıkıp işsiz öğretmenler arasına girebiliyor. Devlet okulları için sınavdan sınava koşarken bir anda mülakat mağduru öğretmen olabiliyor.  Yaz aylarında fiilen işsiz bırakılmaları, saatlik ücretlendirme sistemi ve ek ders gelirlerinin öngörülemezliği, öğretmen emeğini süreklilikten uzaklaştırıyor. Dönem sona erdiğinde binlerce öğretmen yeniden iş aramak zorunda kalıyor. Özel okullarda ve kurslarda çalışan öğretmenlerin önemli bir bölümü, 9 ya da 10 aylık sözleşmelerle çalıştırılıyorlar ve eğitim dönemi sona erdiğinde sözleşmeleri de sona eriyor.

Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin 123 gün süren grevlerinin tutanak imzalanarak sona ermesinin ve derslere başlamalarının ardından okul yönetimi, öğretmenlerin önüne imzalamış oldukları bireysel sözleşmelerin bitiş tarihini tehdit olarak koydu, grevden dönen iki öğretmeni de işten attı. Taraflarca imzalanmış tutanağın ve ardından imzalanması gereken toplu iş sözleşmesinin hiçbir hükmü yok mu? Tüm emekçiler ve özel okul öğretmenleri için Anayasa ve yasayla verilen sendikal örgütlenme ve grev hakkı yok hükmünde. Bu olay şu soruyu akla getiriyor: Güvencesizliğin koyu karanlığında, özel okul öğretmenlerinin sendikal örgütlenme ve grev hakkı gerçekte yok mu? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bu soruya bir yanıt vermesi gerekiyor?

Taban maaş uygulamasını geri getirmemekte ısrar

2014 yılında Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nda yapılan değişiklikle taban maaş hakkı kaldırıldı. Öğretmenler, taban maaş hakkının geri getirilmesini talep ediyor. Taban maaş uygulaması özel sektörde çalışan öğretmenlerin devlet okulunda çalışan öğretmenlerden daha düşük maaş almasının önüne geçiyor. Bu düzenlemenin kaldırılmasının ardından reel öğretmen ücretleri önemli ölçüde geriledi. Bu hakkın iptalinden itibaren geçen 11 yıl boyunca, özel sektör öğretmenlerinin çoğunluğu asgari ücret düzeyindeki maaşlarla zor koşullarda yaşamaya mahkum edildi. Sayıları her yıl artan fakat ataması yapılmayan yüzbinlerce öğretmenin emeği, özel eğitim kurumları (özel okul, kurs merkezleri) piyasasının acımasız koşullarına sunuldu.

Sigorta uygulamalarında adaletsizlik

Öğretmenler kimi zaman sigortasız çalıştırılırken, kimi zaman da yalnızca birkaç günlük sigortalı gösteriliyorlar. Mevcut uygulamada ücretli öğretmenlerin sigortalarının 30 gün yatırılabilmesi için haftada 40 saate yakın derse girmeleri gerekiyor. Ancak mevzuat gereği ücretli öğretmenlere haftada en fazla 30 saat ders verilebildiği için bu durum fiilen mümkün olmuyor. Bu nedenle ücretli öğretmenlerin sigortaları çoğu zaman ayda 15–20 gün üzerinden yatırılıyor, emeklilik ve sosyal güvenlik haklarına erişimleri zorlaşıyor.

Denetim mekanizmalarının yetersizliği

Öğretmenin ne zaman işe başladığı kayıt dışılıktan ötürü ispatlanamıyor. Elden maaş alma uygulaması da bir hayli yayın. Bu duruma göz yumuluyor.

Mülakat sisteminin ayrımcılığı

Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen atamalarında uyguladığı mülakat sistemi nedeniyle hak kaybına uğrayan öğretmenler de ayrımcılığın ve kayırmacılığın sonuçlarını yaşıyorlar.

Siyasal iktidarın tutmadığı sözler ve öğretmen alımında ayrımcılık

MEB’de ayrımcı mülakatlarla karşılaşan öğretmenler, siyasal iktidarın kamuoyuna açıkladığı ‘Biz de mülakatı kaldırıyoruz’ sözünün peşindeler. Ancak bu sözün ardından gelen “Efendim mülakat gibi mülakat yapacağız’ sözünün yol açtığı hayal kırıklığını da yaşıyorlar. Aynı iktidar, kamuoyunu birbirine ters iki uygulamayı vaat ederek hileli biçimde nasıl yönlendirebilir?  Açıkça görülüyor: Mülakatlar ayrımcılığın, yandaşlığın, kayırmanın aracı haline geldiMilli Eğitim Akademisi, ayrımcılığın daha ince yollarını döşüyor; üniversitelerde eğitim fakültelerinin değerini sorgulatıyor.

Ne yapabiliriz?

Tüm bu sorunların uzun erimde çözümünü, eğitimin toplumsallaştırıldığı, vergilerle finanse edildiği, öğretmenler arasında eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı, eşit işe eşit ücretin ödendiği bir politikada arayabiliriz. Ancak kısa erimde taban maaş uygulaması doğrudur ve 2014’ten önce yaşadığımız bir deneyimden doğan bir düzenleme olduğu için de çözümü kolaydır.

Askıda yurttaşlar olarak özel sektör öğretmenlerini greve, açlık grevine götüren ruh halini yukarıdaki cümlelerimizden tanıyoruz. Bedenlerimiz bir kayıt alanı; farklı bağlamlarda yaşadığımız acılar, yaralar olarak bedenimizde taşınıyor. Öfkemizi kanalize edeceğimiz demokratik, şiddet içermeyen yollar ve kanallar açmak zorundayız.  Suskunluk sarmalı içindeki kamuoyu duyarlılığı, kendiliğinden gelişmiyor; bilgi, duygu ve ortak eylemin birleşmesiyle bu mümkün olabilir. Açlık grevindeki öğretmenlerin, yaşamdan yana tavır almaları, daha umutlu ve dirençli biçimde gündelik yaşamlarına ulaşmaları için bunları başarabilmeliyiz.

Kolektif eylem alanları yaratmalıyız: imza kampanyaları, forumlar, toplantılar, dayanışma etkinlikleri gibi katılım kanalları açmalıyız. İnsanlar sadece dinlediklerinde değil, bir şey yaptıklarında duyarlılıkları güçlenir. Semboller ve kültürel araçlar kullanmalıyız, çünkü sanat, edebiyat, film, müzik ve görsel çalışmalar toplumsal duyarlılığı derinleştirir. Güçlü sloganlar ve semboller konunun hafızada kalmasını sağlar. Bunun için geniş ittifaklar kurmalıyız. Sendikalar, meslek örgütleri, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları ve kanaat önderlerinin ortak tutum alması etkili olur. Farklı kesimlerin aynı talep etrafında buluşması kamuoyunun ilgisini artırır. Sorunu görünür kılmak için olayları verilerle, araştırmalarla ve somut örneklerle anlatmalı, medyada, sosyal medyada ve kamusal alanlarda gündem yaratmalı, eğitimde şiddet ve sömürü sorununun insanların günlük yaşamıyla ilişkisini göstermeliyiz. İnsanların, öğretmenlerin hikâyeleri var, bunları anlatmalıyız. İstatistikler önemlidir ama çoğu zaman insanlar yaşanmış deneyimlerden etkilenir. Sorundan etkilenen kişilerin seslerini duyurmak empatiyi artırır. ⁠Dil ve çerçeve oluşturmak önemlidir. Konuyu yalnızca mağduriyet üzerinden değil, haklar, adalet ve ortak yarar üzerinden anlatmalıyız. İnsanları suçlayan, yargılayan değil, katılıma çağıran bir dil kullanmalıyız. Sürekli bilgilendirme yapmak önemlidir. Tek seferlik açıklamalar yerine düzenli bilgi akışı sağlamalı, yanlış bilgileri düzeltmeli ve güvenilir kaynaklar sunmalıyız.

Özellikle öğretmenlerin çalışma koşulları, eğitimde yaşanan sorunlar veya grevler gibi konularda kamuoyu duyarlılığı geliştirmek için meseleyi yalnızca “öğretmenlerin sorunu” olarak değil, “çocukların eğitim hakkı”, “nitelikli eğitim” ve “toplumun geleceği”, “demokrasinin geleceği”, “hep birlikte bize ne olacağı” meselesi olarak anlatmak daha geniş bir karşılık yaratır. İnsanlar, bir sorunun kendi yaşamlarıyla bağlantısını gördüklerinde duyarlılık geliştirmeye daha yatkın olurlar.

Bir toplumda öğretmenler açlık grevine başvurmak zorunda kalıyorsa sorun yalnızca öğretmenlerin sorunu değildir. Bu, demokrasinin, çalışma yaşamının ve kamusal vicdanın alarm verdiğinin göstergesidir. Bu işarete kulak vermeli ve ne yapabileceğimiz hakkında düşünmeli ve eylemeliyiz.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu