Nejla Kurul T24’e yazdı: Emekli sendikaları: Yaşlı yoksulluğu ve yoksunluğuna karşı örgütlenme
Türkiye’de akıp giden yaşam emeklilerin lehine değiştirilebilir mi? Elbette değişebilir. Ancak bunun için örgütlenmek, sonra da emekten ve emekliden yanan bir sosyal politika/ sosyal güvenlik politikası için kararlı bir toplumsal muhalefet ve kararlı bir siyasal duruş gerekir.

Türkiye’de on yıllardır süren ekonomi politikaların faturası genelde emekçilere, ancak yurttaşlar arasında da üretim süreçlerinin dışında kalan çocuklar/gençler ile yaşlılara kesilmiş durumda. Siyasal iktidar, okulda bir öğün öğle yemeği düzenlemesine bile uzak duruyor. Yaşlıların egemen olduğu bir toplumda yaşasak da en tepedeki elit yaşlılar toplumsal hiyerarşinin altındaki yaşlıları gözden çıkarmış durumda. Çocuklar ve yaşlıların gücünü azaltan ekonomi politikaları çocuk ve yaşlı yoksulluğunun derinleşmesine ve yaygınlaşmasına neden oluyor.
Egemen siyasete göre çocuklar ve gençler nasılsa seçmen değil, yaşlılar ise üretimden düşen bireyler olarak bir yük! Yaşadıklarımızdan öğrendik ki siyasal iktidar “Önce zenginler!” diyor, kapitalizmin şanına yaraşır biçimde. Sonra da seçilmek için nüfus piramidinin ortasını, “emeğin görece orta katmanlarını ürkütmeyeceğim, ama yaşlıları ve gençleri gözden çıkarabilirim” diyor adeta. İşe yeni başlayan gencin asgari ücreti 33 bin civarında, şansı yaver gitmiş ve iş bulmuşsa; gençlere “sıranı bekle” mesajı veriliyor. Sayıları 17 milyona ulaşan emeklinin pek çoğunun maaşı da asgari ücretin çok altında. Sadece yükselen kiralar düşünüldüğünde bile bu gelirin yeterli olmayacağı açık! O halde temsili demokrasinin içinde bile var olamadıkları için örgütlenmek zorundalar! Güçlerini bir araya getirmek zorundalar. Hatta yaşlılar ve gençlerin ittifak içinde olmaları kaçınılmaz. Ama nasıl?
TBMM Genel Kurulu, en düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkartan yasayı kabul etti. Sayıları 5 milyona yaklaşan en düşük emekli maaşına sahip olan emekliler, 20 bin TL. ile nasıl geçineceklerini kara kara düşünüyorlar. Ayrıca sayıları 16,5 milyona yakın emekli işçiler, emekli memurlar, emekli esnaf, emekli öğretmenler, emekli sanatçılar, emekli profesörler de geçim derdi ile karşı karşıya. Çok farklı nitelikte, statüde ve konumdaki emekliler adeta yoksullukta ve yoksunlukta birleşiyorlar.
Gençler, emekliliği yıllar sonra gelecek bir yaşam evresi olarak görebilir ve ilgilenmeyebilirler. Ancak sayılı gün çabuk geçiyor. Öyle bir gün gelir ki “emekli olursam ücretim ne olur?” sorusunu sorar ve geçinemeyeceğimizi anlarız. Artık ikinci iş arayışı başlar. Bu durumu yaşamamak için her yurttaş emeklilikte ilgili her düzenlemeyi yakından izlemeli diye düşünüyorum.
Her toplumsal kesim mevcut emekli aylıklarıyla emekli aylıklarının yol açtığı sefaletin farkında. Sokaktaki emekli eylemleri de bu sorunun altını açık biçimde çiziyor. Siyasal iktidar da Tamamlayıcı Emeklilik Sisteminin (TES) peşinde çünkü emekli aylıklarının yeterli olmadığını biliyor. Ancak TES, çalışanlar için yeni kesintiler ve hak kayıpları demek. TES, emeklilikte “ikinci aylık” vaadiyle sunulsa da gerçek hayatta bunun bir karşılığı yok. Emeklilikte adaletin ve emekli aylıklarını artırmanın yolu, kamu emeklilik sistemini güçlendirmekten geçiyor.
Türkiye’de emeklilik sisteminin durumu küresel raporlarda da yer alıyor. 2025 yılı Küresel Emekliler Endeksine bakalım. Bu endeksin 2025 yılı sonuçlarına göre ülkelerin emeklilik sistemleri, yeterlilik, sürdürülebilirlik ve bütünlük ölçütleri ve alt ölçütlerine göre A, B+, B, C+, C, D ve E kategorilerine göre sınıflandırılmaktadır. Hollanda, Danimarka, İzlanda, Singapur ve İsrail A grubunda yer alıyor ve bu ülke grubu için şu değerlendirme yapılıyor: İyi faydalar sağlayan, sürdürülebilir ve yüksek düzeyde bütünlüğe sahip sağlam bir emeklilik gelir sistemi. Türkiye bu gruplar arasında alt sıralarda, D kategorisi içinde yer alıyor ve bu grup için yapılan değerlendirme şu şekilde özetleniyor: “Bazı arzu edilen özelliklere sahip olmakla birlikte, ele alınması gereken önemli zayıflıklar ve/veya eksiklikler de bulunan bir sistem; bu iyileştirmeler yapılmazsa, etkinliği ve sürdürülebilirliği şüpheli hale gelir.”
Birkaç gün önce Emekli Meclisleri Sendikasının düzenlediği ve değerli öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Durmuş’un sunum yaptığı “Ülkemizde Sendikaların Durumu ve Nasıl Bir Sendika istiyoruz” konulu bir söyleşiye katılmak üzere Ankara’nın performans odaklı mavi otobüsüne bindim. Hız ve güçlü frenleme yüzünden ayaktaki yolcuların düşmemek için çok zorlandığı bir yolculuk geçirdik. Şanslıydım, oturacak bir koltuk bulabildim. Oturduğum yerden otobüsün ön camının üzerine monte edilmiş bir pano gözüme ilişti. Panoda “oturak sayısı 29, ayakta yolcu sayısı ise 67” yazılıydı. Bir otobüste bu bilgi neden verilmek istenmiş olabilirdi? Nedense otobüste yaşadıklarımdan dolayı olsa gerek aklıma ilkin olumsuz yorum geldi. Her halde mavi otobüslerin günün yoğun saatlerinde tıka basa yolcu almalarını meşrulaştırmak için diye düşündüm.
Bu pano, Türkiye’nin halini yansıtıyor adeta. Anayasada eşitlik ilkesi güvence altında; ama birbirine yakın fiyatı ödesen de hizmetlerden eşit bir biçimde yararlanamıyorsun. Bilet sahibi yolcu grubunun çoğu ayakta daha azı ise koltukta oturabiliyor. Toplu taşıma fiyatlarındaki artışı düşünerek çok uzun saatler ayakta otobüs yolculuğu yaşayan yaşlıları/emeklileri, hamile ve çocuklu anneleri, yorgun işçileri düşünmeden edemeyiz. Mesai saatleri dışında belediye otobüslerinden en çok yaşlılar ve emekliler yararlanıyor. Toplu taşıma konusu kamucu bir anlayışla yeniden ele alınmak zorunda. Her belediye başkanının, her milletvekilinin en az ayda bir kez, yurttaşı anlayabilmesi için toplu taşıma aracına binmesi gerekir diye bir norm oluşturuyorum. Metroya binmiş ve işçilerle ayakta tutunarak konuşan güler yüzlü bir belediye başkanı görüntüsü var zihnimde: Haksız biçimde cezaevinde tutulan cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu. Siyasal iktidarın belediye başkanları oturuyor koltuklarında, haksızlığa uğrayan belediye başkanları ve toplumsal muhalefet ise ayakta!
Yeniden söyleşiye dönersek saçlarına ak düşmüş 45 civarında emekli, söyleşiyi dinlemek üzere toplantı salonuna gelmişlerdi. Emekli Meclisleri Sendikasının üyeleri, yaşamlarının bu döneminde, yorgun ama merakla konuşmacıyı dinliyorlar. Milyonlarca emeklinin bir süredir sendikalaştıklarını, çok çeşitli eylemlerle seslerini duyurmaya çalıştıklarını duyuyoruz. Emeklilerin kurduğu sendika sayısı bildiğim kadarıyla 9’a ulaşmış durumda. Bu sendikalar yasal zeminden yoksun olarak fiili ve meşru bir mücadele yürütülüyorlar. Emeklilerin sendikalaşmasına dair bir yasal düzenleme yapılırsa sendikaların sayısının çok daha fazla artacağını tahmin etmek çok da güç değil. 16,5 milyon emekliden söz ediyoruz; toplam işçi sayısına yakın bir kitle var.
Emeklilerin sefaletine yol açan etkenler neler? Yıllarca çalışmış, emek vermiş memura, işçiye, esnafa reva görülen bu ücretler neden bu kadar düşük? Enflasyon mu? Savaşlar mı? Ekonomideki kriz mi? Deprem harcamaları mı? Bunlar sadece bir etken ama asıl neden politik! Emekli yoksulluğunun asıl nedeni iki büyük sosyal güvenlik düzenlemesi! İlk düzenleme 1999’da MHP-DSP-ANAP Koalisyon hükümeti döneminde yapıldı. Emeklilik yaşı sert biçimde yükseltildi, aylık bağlama oranları ve aylıkların alt sınırı düşürüldü. EYT bu dönemde ortaya çıktı. Mevcut siyasal iktidar, 2008’de yaptığı ikinci düzenleme ile sistemi kılcallara kadar yaydı ve derinleştirdi. Yoksulluğu yok edeceği vaadine karşın iktidar, aylık bağlama oranlarını daha da düşürerek emekliyi yoksullaştırdı. Büyümeden emeklinin alması gereken payın yüzde 70’ini ortadan kaldırdı. Aylıkların alt sınırını yüzde 35’te tuttu. Bu iki düzenleme ile emekli aylıkları düşüyor, çünkü böyle istendi, böyle planlandı. Aylık hesaplama yöntemini emekli aylıkları düşecek şekilde değiştirdiler. 2000’li yılların başında sosyal güvenlik “en büyük kara delik, bütçeye yük” diyerek IMF kaynaklı sözde sosyal güvenlik reformlarını harfiyen uyguladılar. Bu değişiklikler bir rastlantı ile oluşmadı. Sistemin amacı daha düşük emekli aylığıydı.[1]
1999 öncesinde emekli aylıklarının alt sınırı (asgari emekli aylığı) yüzde 70 idi. Emekli aylıklarının alt sınırı 1999’da 4447 sayılı yasayla bu oran yüzde 35’e indirildi. Emeklinin yoksulluktan kurtulması için ilk olarak yapılması gereken şey, yasal bir düzenlemeyle alt sınırın tekrar yüzde 70’e çıkarılması ve aylık bağlama ile güncelleme oranlarının yükseltilmesidir. Hem siyasal iktidarın hem de muhalif partilerin kamucu bir emeklilik sistemi ve emeklilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli düzenlemeleri bir an evvel başlatması gerekmektedir.[2]
Düşünme denilen insani yetimiz çok ilginç! Mustafa Hoca işçilerin yaşamlarının en güçlü ve en sağlıklı dönemlerini ele geçiren kapitalizmin çalışma hayatı karşısında sendikaların gelişimi ve mücadele deneyimleri hakkında konuşurken zihnimde pek çok soru beliriyor. Öyle ya emeklilerin örgütlenme talebi çok açık! Şimdi buradayız! Ne yapabiliriz? Bizden önce binlerce kişi bu sorun hakkında düşünmüş olmalı ki 9’a yakın sendika fiilen kurulmuş ve işler durumda.
Türkiye’de akıp giden yaşam emeklilerin lehine değiştirilebilir mi? Elbette değişebilir. Ancak bunun için örgütlenmek, sonra da emekten ve emekliden yanan bir sosyal politika/ sosyal güvenlik politikası için kararlı bir toplumsal muhalefet ve kararlı bir siyasal duruş gerekir. İlkin örgütlenmekten ve özellikle iktisadi ve kültürel yaşamı dönüştürmekten bahsedelim. Emeklilerin örgütlenme sorunları üzerine düşünmeye devam edelim.
[1] https://www.birgun.net/makale/emekli-ayliklarinda-sefalet-asil-sorumluyu-unutma-683324



