Eğitim-AraştırmaEmeğin Nabzı

Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık Karnesi

Mustafa Durmuş

19 Ağustos 2026

14 Ağustos 2026 tarihinde 25. kuruluş yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Kasım 2002’den beri yaklaşık 23 yılı aşkın bir süredir iktidarda.

Toptancı bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini, Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15 Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini, 2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.

Dış destek ve lehte iç koşullar

Kuşkusuz bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle yeni ittifaklar oluşturabilmesi.

Bu 25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin bulunması ise tesadüf değil).

AKP’nin asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi

Bir de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.

Nitekim, iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması ise asıl başarıyı oluşturuyor.

Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor!

Diğer taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.

  • Öncelikle, 2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı geriledi

2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde 8’e düştü.  Yani dünya ekonomisi ortalama olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3 oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).

  • Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke içinde ancak 93. sırada yer alabildi.
  • Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir ekonomik kriz kapıda

Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son 10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat sanayi) net bir küçülme yaşıyor.

İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi yaşanıyor.

İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63’lük bir kayıpla özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı her 100 TL’lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5’e yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek arttı.

  • Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkelerinin başlarında yer alıyor

Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı” ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44 idi).

  • TL’deki devasa değer kaybı

2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken, 2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.

  • Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak düştü

Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000 doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira 2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki 12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı, Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025 rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde azaldığını gösteriyor.

  • Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu

Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını artırmaz.

Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata yükseldi (2014–2024 yılları arasında).

Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş durumda: en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca, Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin (ve servetin) zenginlere doğru da aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet gruplarının elinde birikiyor, halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor.

Bunun sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkenin 90,000’i aşkın dolar milyoneri ve 30’un üzerindeki dolar milyarderi var. Bunlar, izlenen yüksek faiz politikalarının yanı sıra, açlık sınırının altında çalıştırdıkları işçilerin emeklerinin sömürüsü üzerinden biriktirdikleri servetlerini füze hızıyla artırdı. Öyle ki 2024 yılında, Türkiye yüzde 8,4’lik artış ile dolar milyoneri ile dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke oldu.

 

 

  • AKP iktidarlarının en başarısız olduğu alanların başında yüksek enflasyon ve geçim krizi geliyor

2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE, 2025 yılı temmuz ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip beşinci ülke konumunda. Daha da önemlisi, artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oldu.

  • AKP iktidarları istihdam yaratma ve /veya işsizliği azaltma konusunda da başarısız

Şu an ülkede çalışabilir yaştaki her iki kişiden biri çalışmıyor. 15+ yaşta istihdam oranı yüzde 48,9. (İstihdam oranı 2002’de yüzde 43,5’ti, istihdam artışı çok sınırlı kaldı). Üstelik bu istihdam nitelikli, iyi ücretli ve kalıcı bir istihdam değil, daha ziyade güvencesiz bir istihdam. Nitekim her 1,000 işçiden 728’i eğreti istihdam koşullarında çalıştırılıyor.  (Eğreti olmayan, güvenceli istihdam toplam istihdamın sadece yüzde 27,2’sini oluşturuyor). Kayıt dışı istihdam oranı yüzde 25 civarında yani hâlâ 8,5 milyon kişi hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor. Tarımda çalışan her beş kişiden dördü kayıt dışı. Atıl işgücü olarak da tanımlanan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29 ve bu tanıma uygun işsiz sayısı yaklaşık 12 milyon.

  • Toplumsal cinsiyet eşitsizliği AKP’nin en zayıf karnından sadece biri

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla kendini gösterdiği alanların başında istihdam geliyor. Çünkü kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 35,4. (Erkeklerde yüzde 70,7). Türkiye OECD’de kadın işgücüne katılımda sonuncu, kadın işsizliğinde ise birinci. İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddet olaylarında ve kadın cinayetlerinde yaşanan patlama AKP iktidarlarının karnesinin en zayıf notlarından birini oluşturuyor.

  • Yoksulluk, AKP iktidarları döneminde tüm toplumu sararken, derinleşerek açlığa dönüştü

2026 yılı için net asgari ücret yüzde 27 zam ile net 28.075 TL ve brüt 33,030 TL oldu. Bu oran, gerçeğinden çok düşük olarak hesaplanan yıllık resmi enflasyonun altında. Böylece 10 milyon civarında kayıtlı ve kayıt dışı asgari ücretli işçi (aileleriyle birlikte yaklaşık 40 milyon) açlık ücretine mahkûm edildi.

Yoksul emekli işçiler dönemi

2002’de ortalama emekli aylıkları asgari ücretin yüzde 22 ve 2003’te yüzde 36 üzerindeydi. Emekli aylıkları asgari ücret karşısında giderek düşmeye başladı ve 2018 yılında uygulanmaya başlayan rejimin ardından asgari ücretin altına geriledi. 2023 yılında ortalama emekli aylığı asgari ücretin yüzde 26 altına düştü. Emekli aylıklarındaki artış asgari ücretteki artışın çok gerisinde kaldı. (Bunun anlamı, asgari ücret artışı nedeniyle daha fazla prim geliri elde eden SGK’nin emeklilere daha az aylık ödemesidir).

Böylece hükümet, asgari ücretlilerden sonra diğer emekçi ve emekli kesimlere de düşük ücret zammı uygulayarak enflasyonla mücadelenin bedelini bu kesimlere ödettirdi: 30 milyon civarındaki asgari ücretli işçi ve ailesi ve 20 milyonu aşan emekli ve ailesi ile birlikte 50 milyonluk bir nüfus açlık ücretine bir yıl daha mahkûm edildi.

Diğer yandan, TÜİK, ödenen emekli maaşlarını da kapsayan sosyal koruma harcamalarının 2023 yılında önceki yıla göre yüzde 109 artarak 2 trilyon 693 milyar TL’ye çıktığını açıkladı. Buna göre, emekliler için yapılan sosyal koruma harcamalarının GSYH’deki payında büyük düşük var çünkü 2019’da yüzde 6,1 olan emeklilerin payı 2023’te yüzde 4,4’e geriledi.

Son olarak, Türkiye çocuk yoksulluğu açısından dünyada sıralanan 41 ülke arasında, Güney Afrika ve Kosta Rika’dan sonra, en yüksek yoksulluk oranına sahip üçüncü (yüzde 22, 4) ve OECD ülkeleri arasında ikinci ülke (Kosta Rika’dan sonra) konumunda.

 

  • Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada

Türkiye, ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor.  10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, dünya genelinde 180 ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk seviyelerini ölçme amaçlı olarak bu endeksi hazırlıyor. Endeks, ülkeleri sıfır (çok yolsuz) ile 100 (temiz) arasında puanlıyor. Türkiye’nin 2015’ten bu yana endeks puanı; aşırı baskın bir yürütme organı ve demokratik denge ve denetleme mekanizmasının yetersizliğinden 19 puan geriledi ve 31 puana düştü. Rapora göre, “Türkiye’de yolsuzlukla mücadele yasalarının yetersizliği, bu yasaların uygulanmasındaki isteksizlik ve yargı bağımsızlığının olmaması ilerlemenin önünde engel teşkil ediyor”.

  • Bu bağlamda, Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor
  • Sosyal Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin puanı 100 üzerinden 68,27 puan

Ülke sosyal gelişme açısından toplam 163 ülke arasında 92. sırada kendine yer bulabiliyor.  Özellikle de ‘İmkânlar ve Haklar’ başlığı altında yer alan ‘Kişi Hakları’nda 157. sırada, ‘Politik Haklar’da 154. sırada, ‘İfade Özgürlüğü’nde 160. sırada ve ‘Adalete Erişim’ de son sırada (163) yer alıyor.

▪Türkiye Küresel İşçi Hakları Endeksi’nde en kötü 10 ülke arasında

Bu endeks, dünya ülkelerini 1’den 5’e kadar sıralıyor ve 1’i en iyi kategoriyle sıralıyor. Derecelendirmesi 5 olan ülkeler, “işçilerin fiilen (mevzuatta belirtilen) bu haklara erişiminin olmadığı ve bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz kaldıkları” şeklinde tanımlanan “hak garantisi olmayan” ülkeler. Bu derecelendirmeye sahip ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator, Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.

  • Türkiye sendikasızlaştırmanın en yoğun yaşandığı ülke

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından açıklanan son verilere göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 13,8’e geriledi. Neo-liberal politikalar ve otoriterleşme, işçi sınıfının hareket alanını her geçen gün daha da daraltıyor. Derinleşen ekonomik krizin faturası, bilinçli bir biçimde örgütsüzleştirilen geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyor. Tüm bunlar gerçekleşirken işçi sınıfının örgütlülüğüne ve mücadele kapasitesine işaret eden sendikalaşma oranları çok kötü durumda.

Sendikalaşma oranının düşmesi, sadece işyerinde hak kayıpları anlamına gelmiyor. İşçinin sesini duyuramadığı, hakkını arayamadığı; düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildiği bir düzen, sonuçta toplumsal barışı ve demokratik hakları da zayıflatıyor. Kısacası mevcut sendikalaşma oranları, işçilerin ekonomik olduğu kadar sosyal ve hukuki olarak da hareket alanını daraltıyor.

Ayrıca, Türkiye’deki toplu iş sözleşmesi rejimi, işçilerin kolektif temsil kapasitesini sınırlandırmak üzere tasarlanmış kurumsal engellerle dolu. Dünyada eşine az rastlanan “çift baraj sistemi” (hem işkolu hem işyeri barajı), sınıf sendikalarının masaya oturmasını zorlaştırmaya devam ediyor.

Nitekim Temmuz 2026 verilerine göre; aktif olarak faaliyet gösteren 245 işçi sendikasından yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu barajını aşabildi. (Bu sayı Temmuz 2025’te 65, Ocak 2026’da 63 idi). Mevcut baraj engelinin yanında, “yetki itirazları”, “sendikalaşan işçilerin işten atılması” ve “grev erteleme” adı altındaki fiili grev yasakları, kâğıt üzerindeki toplu iş sözleşmesi hakkını kullanılamaz hale getiriyor. Kamu Çerçeve Protokolü gibi mekanizmalar ise enflasyon bahanesiyle ücretleri baskılama aracına dönüştürülüyor. Tüm bunlar, sendikaları tabanın taleplerini yansıtan birer mücadele örgütü olmaktan çıkarıp, bürokratik yapılar haline getirmeyi amaçlıyor.  Dahası, iktidar ve sermaye destekli sarı sendikacılık, promosyon sendikacılığı veya finans sendikacılığı pratikleri de işçi sınıfını tarihsel örgütlerinden uzaklaştırıyor.

  • Türkiye vergi adaletsizliği açısından en adaletsiz ülkeler arasında yer alıyor

Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergiler (ÖTV, KDV, ÖİV gibi) ve yüzde 30’u dolaysız vergilerden (GV, KV gibi) oluşuyor. Dolaysız vergilerin büyük kısmını oluşturan gelir vergisinin üçte ikisi de ücretliler tarafından ödeniyor.

23 yıllık iktidarları döneminde AKP, bu tabloyu değiştirmek için hiçbir şey yapmadı. Serveti ve rantları vergilendirmeye hiç yanaşmadığı gibi faiz gelirlerine düzenli bir biçimde vergi istisnası uyguladı. AKP’nin iktidara geldiğinde yaptığı ilk şey “nereden buldun” uygulamasına son vermek oldu. Bugün hala vergi cennetlerine gönderilen servetlerden vergi alınmadığı gibi, düzenli olarak çıkarılan varlık aflarıyla bu servetler aklanıyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ise işçilerden çok patronların işine yaradığı gibi, asgari geçim indirimi gibi indirimlerden ve işçilerin tabi olduğu matrahın 5 puan daha düşük uygulaması anlamına gelen ayırma kuramından vazgeçildi. 2001’de ilk vergi dilimi, yıllık asgari ücretin bir buçuk katıydı. Bugün yarısı bile değil (2001’de 1,53 kat, 2026’da 0,48 kat).

Hukukun Üstünlüğü Endeksi 2026: hukukun işlemediği bir ülke

Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alıyor. Dünya Adalet Projesi (WJP) kapsamında hazırlanan bu rapor ;143 ülke ve yargı alanında insanların hukukun üstünlüğüne ilişkin algı ve deneyimlerini ölçen bir serinin raporu.  Raporda yer alan veriler 149 binden fazla insan ve 3 bin 400 hukukçu ve uzman tarafından doldurulan küresel anketlerden elde ediliyor.

Rapordaki verilere göre hazırlanan endekste yer alan puanlar 0 ile 1 arasında değişiyor. 1 puan “hukukun üstünlüğüne güçlü bağlılığı”, 0 puan ise “hukukun hiç işlemediğini” ifade ediyor. Toplam 143 ülke arasında Türkiye’nin yeri ise son derece endişe verici zira Türkiye 118, sırada (1,0 üzerinden 0,41 puan ile) ve genelde de çok az gelişmiş ülkelerle aynı sıralarda yer alıyor.

  • Küresel Özgürlük Statüsü/ İnternet Statüsü (2026): “Özgür değil!”

Freedom House, yayınladığı yıllık “Dünyada Özgürlük” raporu aracılığıyla, 208 ülke ve bölgede yaşayan insanların siyasi haklara ve sivil özgürlüklere erişimini değerlendiriyor. Raporda oy kullanma hakkından ifade özgürlüğüne ve kanun önünde eşitliğe kadar uzanan bireysel özgürlüklerin, devlet veya devlet dışı aktörler tarafından baskılandığı ülkeler sıralanıyor. Türkiye bunlardan biri ve statüsü 100 üzerinden 32 puan (özgür değil). Internet kullanımında özgürlük açısından puanı ise 100 üzerinden 31 puan.

  • Türkiye, mutluluk genel sıralamasında 109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor

Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), Türkiye 10 puan üzerinden sadece 5,3 puana sahip. Yani insanları mutsuz. Ülkedeki en mutsuzlar; milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında haftada 48 saatten fazla çalışan 16 milyondan fazla işçi ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında gelir elde 16 milyona yakın emekli ve geleceği olmayan gençler. Bunlara bir de artık ekip biçemediği için iyice yoksullaşan köylüleri, küçük üreticileri, küçük esnafı, şiddete uğratılan kadınları ve ötekileştirilen kimliklere ve inançlara sahip yurttaşlar dahil edilebilir.

Sonuç olarak

  1. yılını kutlayan ve 23 yıllık iktidarını kesintisiz sürdüren AKP; bu süre boyunca ülke ekonomisinin ve siyasetinin emperyalizme olan bağımlılığını ve kırılganlığını ortadan kaldıracak neredeyse hiçbir şey yapmadı.

Aksine izlediği neo-liberal politikalarla, tarımın ve sanayinin zayıflamasına ve ülkenin ithalata daha da bağımlı hale gelmesine neden oldu. Maksimum kâr peşinde koşan yerli ve yabancı sermaye için doğanın katledilmesine sessiz kaldı. Zengini daha da zengin yoksulu daha da yoksul yaptı.

Gençlerin, özellikle de üniversite mezunu gençlerin, geleceklerini ellerinden alırken onlara kocaman bir belirsizlik bıraktı. Kadınların mücadele ile elde ettiği kazanımları ise ortadan kaldırdı.

Kuşkusuz bunları yaparken, iktidarını mutlak bir iktidara dönüştürdü ve iyice otoriterleşti. Ülkenin bir hukuk devleti olmadığı konusunda artık herkes hem fikir. Eğer bunlar başarı olarak kabul edilecekse, evet AKP büyük bir kutlamayı hak ediyor.

Anahtar sözcükler: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Demokrasi, Ekonomik kriz, Emperyalizm, Hukuk devleti, Uluslararası endeksler.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu