Eylül Enflasyonu ve Reel Ücretlerdeki Erime
Tez-Koop-İş Sendikası Eğitim, Araştırma ve Basın Yayın Birimi
Eylül ayına ait enflasyon rakamları açıklandı. Buna göre; TÜİK, ENAG ve İTO tarafından hesaplanan aylık ve yıllık enflasyon oranları arasındaki fark sürüyor. TÜİK’in yıllık enflasyonu % 29,73 iken bu oran ENAG’ın hesaplamalarında % 46,61’e çıkıyor.

Enflasyon Reel Ücretleri Eritmeye Devam Ediyor
Enflasyon nedeniyle; Ocak ayında 28.075 TL olan asgari ücret 22.595 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20.000 TL’den 16.096 TL’ye geriledi.

Böylece ilk 9 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 5,480 TL’si; emeklilerin ise 3.904 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.

Emekçiler Daha da Yoksullaştı
İşçi sınıfı ve diğer emekçilerin milli gelirden aldığı payın 2026 yılının ilk çeyreğindeki %42,7’den %38,1’e gerilemesi, emekleriyle geçinen milyonlarca insanın refahının azaldığını ve yüksek vergiler, yüksek enflasyon ve yaygın yolsuzluklar yüzünden bu kesimin daha da yoksullaştığını gösteriyor.
Dahası, sorun yoksullaşmanın artmasının da ötesine geçti. Artık Türkiye’de potansiyel bir açlık ya da eksik beslenme sorunu söz konusu. Çünkü yoksul hanelerin gıda harcamalarına ayırdığı pay giderek azalıyor.
Suçlu Enflasyon mu, İzlenen Ekonomi Politikaları mı?
Bu konuda her ne kadar suçlu (özellikle de ABD/İsrail-İran savaşı ile birlikte artan) enflasyon olarak gösterilse de asıl suçlu; yıllardır izlediği ekonomi politikaları sonucunda enflasyonu azdıran ve böylece zaten bozuk olan gelir dağılımını daha da bozan, bir avuç süper zengini daha da zengin ederken, toplumun %80’ini yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya zorlayan iktidarlar ve onların uyguladığı ekonomi politikalarıdır.
Kısaca, enflasyon ve yoksulluk, bu düzenin ve onun direksiyonunda olan siyasal iktidarın sınıfsal tercihlerinin ve dünyadaki gelişmeleri doğru değerlendirememesinin bir sonucudur.
Ücret Pazarlığı İle Sınırlı Bir Sendikacılık Yeterli Değil
Yapılan toplu iş sözleşmeleri ne kadar gelişkin ekonomik ve sosyal haklar içerse de yüksek enflasyon karşısında kazanılmış haklar anlamını yitiriyor. Böyle bir ekonomik ortamda, borçlanarak hayatta kalmaya çalışan emekçiler, borçlanmanın da daha pahalı hale gelmesiyle sistematik olarak yoksullaşmaya devam ediyorlar.
Bu yüzden, işçi sendikalarının ekonomik mücadeleyi demokrasi mücadelesi ile birlikte yürütmesi ve yalnızca ücret pazarlığı yapmakla kalmayıp, kamusal denetim, fiyat istikrarı ve gıda güvenliğinin savunucusu olması da gerekiyor.
Emekçi sınıfların düşük ücretlere mahkûm edildiği; yüksek enflasyon karşısında yeniden yoksullaştırıldığı bu dönemde, örgütlü emeğin siyasal tercihlerle belirlenen yeniden bölüşüm politikaları ile de mücadele etme zorunluluğu; bir başka deyişle, sınıf ve kitle sendikacılığı yapmanın gereği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.



