Eğitim-AraştırmaEmeğin Nabzı

Adalet Yürüyüşü’, ‘helalleşme’ ve ‘arınma’nın ardından: Yurttaş gözüyle Kemal Kılıçdaroğlu portresi

Siyaset, geçmişin haklılarını belirlemekten çok bugünün ve geleceğin imkânlarını kurma sanatıdır. Bir liderin asıl sınavı da tam burada başlar: Geçmişin mahkûmu mu olacak, yoksa geleceğin kurucusu mu?

Uzun bir aradan sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını dinledim Sözcü TV’de; CHP’nin taban gücünü dağıtmak yerine ortak mücadelenin kimi işaretlerini vereceği umuduyla… İnsanız, bize yaşama gücü veren şey, pek çok şeyin olduğundan farklı biçimde olabileceğine ilişkin umuttur. Yaşam kamusal kişilikleri de değiştirir; öfkeye maruz kalsalar da gerekçeleriyle birlikte kendindeki değişimi kamuoyu ile paylaşması olumlu bir etki yaratır. Ben de bu duygularla izledim programı.

Programı milyonlarca CHP üyesi ve yurttaşın, keder, öfke, hayal kırıklığı, umutsuzluk gibi farklı duygular ve tepkilerle izlediğini düşünüyorum Kendisini izlerken yargılamaktan çok anlamaya çalıştım. Çünkü siyasetin kötücül ikliminden sadece Kemal Kılıçdaroğlu değil, hatta her kesimin etkilendiğini düşünüyorum. Dikkatimi, söylediklerinin doğruluğu ya da yanlışlığını sorgulamanın yanı sıra neden bunları söylediğine, hangi ruh haliyle konuştuğuna yoğunlaştırdım. Bu nedenle programı izlerken yalnızca söylenenleri değil, söylenmeyenleri de dinlemeye çaba gösterdim. Cümlelerin içeriği kadar tonunu, vurgularını, tekrarlarını ve suskunluklarını anlamaya çabaladım. Çünkü bazen bir siyasetçi söyledikleriyle değil, çeşitli nedenlerle söylemek zorunda hissettikleriyle anlatır. “Bilmiyorum, haberim olmadı” biçimindeki cümleleri de kaçış çizgileri oluşturmakla veya gündemi takip edememekle ilgili olabilir. Ancak bu tavrın da kimi sorunları var kuşkusuz.

Ne yazık ki Kılıçdaroğlu kendi özgün kavramlarıyla ne ‘Adalet Yürüyüşü’nden arda kalan ‘gerçek adalet’ arayışını müjdeledi, ne ‘helalleşti”, yani geçmişte dokunulmazlıkların kaldırılmasına dair sorumluluğuyla ilgili bir özeleştiri yaptı, ne de gerçek anlamda ‘arınma’ yaklaşımı sergiledi. Tersine cezaevindeki CHP’li belediye başkanlarının tarafsızlığını alenen yitirmiş yargıdan aklanıp gelmesini talep etti ve siyasal iktidarın el ovuşturarak beklediği tavrı sergiledi. Israrla “ben değişmedim” diyordu, ben de “her insan değişebilir, bakın ortalık toz duman, barıştan söz ediliyor, CHP içinde neden bir barış iklimi oluşturulmasın ki, buzları eritin, duvarları yıkın, köprüleri kurun!” demeye çalışan yurttaşlar arasındayım.

Kılıçdaroğlu portresini biraz açmaya çalışacağım. Ancak şunu ifade etmeliyim; bir kişi hakkında konuşurken ya da yazarken aslında kendimizi ve insanlığımızı da gözden geçiririz. O yüzden mesele kişi olarak Kemal Kılıçdaroğlu değil, bir bütün olarak toplumsal bedenimizin bu kötücül koşullarda neye doğru evrildiğini keşfedebilmek ve eşitlik, özgürlük ve adalet temelinde siyaseten özgürleştirici ve güçlendirici bir tutum alabilmektir.

Portrenin karanlığı destekleyen yönü: Gelecek ufkunda darlık

Ekranda yalnızca ana muhalefet partisinin önceki genel başkanını değil, hayatının farklı dönemlerinden izler taşıyan bir siyasetçi gördüm. Konuşmasının önemli bir bölümü CHP’nin geleceğinden çok kendi hikâyesini anlatma çabası etrafında şekilleniyordu. Bürokrasi yıllarının, milletvekilliğinin ve genel başkanlığının biriktirdiği deneyimler cümlelerinin içine sızıyordu. Bu durum anlaşılmaz değil. Uzun yıllar boyunca bir partinin liderliğini yapmış, ağır seçim yenilgileri yaşamış, ardından kendi siyasi mirasının tartışmaya açıldığını görmüş bir kişinin kendisini anlatmak istemesi doğaldır. Ancak bir noktadan sonra insan şu soruyu sormadan edemiyor: Anlatılan şey, CHP’nin hikâyesi miydi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi iç muhasebesi miydi yoksa Türkiye’nin geleceği miydi? Konuşmaya ilişkin kanaatime göre Kemal Kılıçdaroğlu anlatısının içinde siyaset bu denli kirlenmişken ne CHP’nin geleceği ne de çoklu krizler içinde inleyen biz yurttaşları rahatlatacak bir Türkiye ufku vardı!

Çeyrek yüz yıldır Türkiye’de yeni bir rejim yapılandırılıyor. Mesele artık yalnızca belli kişiliklerin hırsları ya da anayasal sınırları zorlayan otoriter yaklaşımların toplumun, muhalefetin üzerine çökmesi değil; çok daha derin, çok daha karmaşık ve çok boyutlu tarihsel bir geri dönüşümdür. Demokrasiden, insan haklarından, kadın haklarından uzak mezarlık sessizliğinde bir rejim ilmek ilmek örülüyor. İktidar bloku olarak AKP, MHP, son çeyrek yüzyılda atanan bürokrasi, sermaye çevreleri, tarikatlar, mafya benzeri ilişkiler, iktidara yakın sendikalar ve sivil toplum kurumları yeni rejimi inşa etmek konusunda aynı doğrultuda tavır alıyorlar.

Bugün CHP’de mutlak butlanla ilgili olarak tanık olduğumuz şey yalnızca bir partinin içeriden krizi değil. Yargı yoluyla parti içi dengelerin alt üst edilmesi, ana muhalefetin başkanı olmaktan kolektif önderliğe doğru yol alan Özgür Özel’in, halk tabanından gelen rüzgârla bağının koparılmak istenmesi ve yeni rejime karşıt güçlerin oyundan çıkarılması söz konusu. Kısaca mesele, CHP’nin yeni rejimle uyumlulaştırılmasıdır. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP içerisinde onunla birlikte hareket edenlerin yeniden öne itilmesi de tam olarak bu bağlamda anlam kazanmaktadır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun anlamadığı ya da anlamamak için direndiği manzara budur. Anlıyor ve bunu yapıyorsa o zaman durum çok daha da vahimdir. 

Portrede tutarsız yön: Kendini arındırmayı dışarıda bırakma

Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında en çok vurguladığı konu CHP’nin arınması idi. Samimi bir arınma için genellikle şu adımlardan yola çıkarız. ⁠Öncelikle yaranın varlığını kabul ederiz, ⁠acının sorumluluğunu doğru yere koymaya çalışırız (haksızlığı unutmadan, onun kişinin bütün benliğini ele geçirmesine izin vermeden), intikam arzusuyla adalet arayışını birbirinden ayırmamız gerekir; kendi içimizdeki anlayış, şefkat ve empati duygusunu yeniden üretmeli ve geliştirmeliyiz, nihayetinde yeni bir anlam ve gelecek kurabilmeliyiz.

Bu yaklaşımla kin ve hınç içindeki bir insanın arınması mümkündür; fakat arınma, unutmak ya da affetmek zorunda olmak demek değildir. Bazen arınma, yaşanan haksızlığı tüm açıklığıyla hatırlarken onun tarafından yönetilmeyi bırakabilmektir. Belki de asıl soru şudur: İnsan kininden vazgeçmek istemiyor mu, yoksa vazgeçemiyor mu? Bu ikisi aynı şey değildir. Arınmanın kapısı genellikle bu ayrımın fark edilmesiyle açılır.

Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasında yıllara dayanan genel başkanlığı döneminde parti genel kurulları seçimleri ve CHP’li belediyelerin bir kısmında iddia ettiği yolsuzlukların önlenmesinde nasıl bir mekanizma kurduğunu, bu mekanizmayı nasıl işlettiğini, burada neyin ihlal edildiğini ortaya koyamadı. Konuşamadığı konuların olduğu anlar hissediliyordu. Ancak ifade etmeye çalıştığı yolsuzlukların genel başkanlığını kaybettiği dönemden sonra ortaya çıkmış olması arınma isteğinin samimi değil hınç duygusuyla ilgili olduğunu düşündürdü. Ayrıca başta yolsuzluklar olmak üzere geçmişte ve bugün Melih Gökçek’in, AKP’li belediyelerin yapıp ettiklerine değinmedi bile. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün 2025 yılı endeksinde Türkiye’nin durumu vahimdir. Bir siyasetçi, yozlaşma ve yolsuzluk bu denli yaygın iken arınmayı sadece CHP için değil Türkiye’de gelinen durum ve nasıl önlenebileceği konusunda politika önermelidir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında bu politikanın izlerine de rastlayamadık.

Portrede rasyonel yön: Amaçlarla araçların çelişkisi

Kılıçdaroğlu’nun genel siyasetteki kirliliği genel başkanlığı döneminde yaptığı konuşmalardan bildiğini varsayıyoruz “Kirli siyaset” genellikle siyasetin kamusal yarardan uzaklaşarak güç, çıkar, manipülasyon ve tahakküm üretme aracı haline gelmesini ifade eder. Ancak bu kavramın ne olduğu konusunda farklı siyasal gelenekler farklı açıklamalar getirir. Kirli siyaset, gerçeğin yerine propaganda ve manipülasyonun geçirilmesi, korku, kin ve düşmanlık duygularının siyasal destek üretmek için kullanılması, kamu kaynaklarının belirli çıkar gruplarına aktarılması, şeffaflık ve hesap verebilirliğin zayıflaması, insanların yurttaş olarak değil, sadakat gösteren taraftarlar olarak görülmesi, amaç uğruna her aracın meşru sayılması. Siyasetin bu denli kirlendiği bir ortamda CHP dahil tüm kurumlar ve kişiler etkilenirler. Ancak Kılıçdaroğlu’nun tüm dikkati, CHP’nin arınması ve bu kirlenmenin parçası olan yargının desteğini almaya çalışmasıdır.

Siyaset düşüncesinde sıkça tartışılan bir mesele vardır: Amaç, aracı meşrulaştırır mı? Demokratik siyaset geleneği bu soruya genellikle olumsuz yanıt verir. Çünkü kullanılan araçlar, çoğu zaman ulaşılmak istenen amacın karakterini de belirler. Adaletsiz bir araçla adalet, demokratik olmayan bir yöntemle demokrasi, tarafgir bir yargıyla hakikat üretilemez. Araç, yalnızca amaca götüren bir yol değildir; çoğu zaman amacın kendisini şekillendirir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında arınmanın amacı ile bu amaca ulaşmak için önerilen araçlar arasındaki ilişki yeterince net kurulamadı. Arınma, siyasette güveni yeniden tesis etmek, hakikati ortaya çıkarmak ve örgütsel yenilenmeyi sağlamak gibi olumlu hedeflere işaret edebilir. Ancak amaç ne kadar meşru olursa olsun, ona ulaşmak için kullanılan araçların da aynı ölçüde meşru ve ikna edici olması gerekir. Tam da bu noktada önemli bir sorun ortaya çıkıyor.

Kılıçdaroğlu’nun arınma adına, tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda ciddi tartışmalar olan bir yargı mekanizmasını işaret ederek çalışma arkadaşlarının yargılanmasını talep etmesi, araç ile amaç arasındaki gerilimi görünür hale getiriyor. Eğer amaç adalet ve arınmaysa, kullanılan aracın da adalet duygusunu güçlendirmesi beklenir. Oysa tarafsızlığına güven duyulmayan bir mekanizmanın devreye sokulması, arınma talebini güçlendirmek yerine onun meşruiyetini zayıflatır. Bir siyasal parti, amaçlarını açık biçimde ortaya koyarak kendi iç sorunlarını çözebilecek araçlar üretebilmelidir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun anlatısına göre amacı, CHP’nin arınmasıdır, dardır, ülkemizdeki gidişe dair somut bir planı yoktur. Önce CHP arınacak sonra sıra ülkeye gelecek böyle bir birbirini izleme lüksümüz yok. Kullandığı araçlar; tarafsız olmayan yargı, güvenliktir. Bu nedenle konuşmasında dile getirilen arınma çağrısının en zayıf halkası, hedefin kendisi değil, hedefe ulaşmak için önerilen yöntemdi. Arınma, rakiplerini ya da önceki yol arkadaşlarını cezalandırma, intikam isteğine dönüştüğü ölçüde anlamını kaybetti. Çünkü arınmanın özü intikam değil muhasebedir, tasfiye değil yüzleşmedir, cezalandırma değil hakikati ortaya çıkarma çabasıdır.

Portrenin derin yönü: Hınç insanı

Bir duygu olarak hınç politik bir kavram. Türkiye’nin ekonomik çıkarlar kadar kin, hınç ve intikam duygularıyla düşman yaratılarak hileli biçimde yönetildiğini düşünüyorum. Bu duygu, sadece Kemal Kılıçdaroğlu’na değil az veya çok her bedene, her yurttaşa kaydedilmiş durumda. Hınç duygusunun en belirgin özelliği, insanın enerjisini yaratmaya değil tepki vermeye yöneltmesidir. Hınç içindeki kişi yeni bir dünya kurmaya çalışmaz; eski dünyanın kendisine yaşattıklarını telafi etmeye çalışır. Bu nedenle geleceğin dili yerine geçmişin diliyle konuşur. Affetmekten değil hatırlatmaktan, üretmekten değil suçlamaktan, inşa etmekten değil hesap sormaktan beslenir.

Kılıçdaroğlu’nu dinlerken fark ettiğim hesaplaşma duygusu bana Nietzsche’nin “hınç” kavramını hatırlattı. Nietzsche’ye göre hınç, yalnızca öfke ya da kızgınlık değildir; kişinin yaşadığı yenilgileri, hayal kırıklıklarını ve kırgınlıkları aşamayarak onları kimliğinin merkezine yerleştirmesidir. Hınç duygusu içindeki insan enerjisini yeni bir şey yaratmaya değil, geçmişte yaşadıklarının hesabını sormaya yöneltir. Bu nedenle kişi geleceğin olanakları yerine geçmişin yaralarıyla konuşur. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarında da böyle bir ruh hali seziliyordu. Söylemin ağırlık merkezi, yeni bir siyasal ufuk açmaktan çok geçmişte yaşananların muhasebesini yapmaya, haklılığını kanıtlamaya ve kendisine yöneltilen eleştirilere cevap vermeye kayıyordu. Oysa Nietzsche’nin işaret ettiği gibi hınç, insanı özgürleştirmez; onu geçmişe bağlar. Siyasetçinin gücü ise geçmişte kimin haklı olduğunu sonsuza kadar tartışmakta değil, geçmişin yükünü aşarak yeni bir gelecek tahayyülü kurabilmesinde yatar.

Siyasette yenilgi, dışarıdan bakıldığında bir makam kaybı gibi görünür; ancak asıl mesele, kişinin bu deneyimi nasıl anlamlandırdığıdır. Yenilgiyi bir muhasebe ve öğrenme fırsatı olarak görenler geleceğe yönelir. Yenilgiyi bir haksızlık ve ihanet hikâyesine dönüştürenler ise giderek geçmişin tutsağı haline gelir. Bu nedenle konuşmada hissedilen duygu umut ya da yeniden kuruluş iradesi değil, geçmişte yaşananların hesabını görme isteğiydi.

Türkiye ekonomik ve siyasal açıdan ciddi bir mağdurlar ülkesi haline gelmekte. Mağduriyet hınç kültürünü besler. Türkiye siyasetindeki hınç kültüründen kendimizin ne denli etkilendiğimizi fark etmemiz için hınç insanından biraz söz etmek gerekir: ⁠Hınç insanı sürekli bir mağduriyet bilinci taşır. Kendisini çoğu zaman haksızlığa uğramış biri olarak görür. Gerçekten haksızlığa uğramış olabilir; ancak zamanla mağduriyet onun kimliğinin merkezine yerleşir.  ⁠Başkalarını suçlamaya eğilimlidir. Yaşadığı sorunların sorumluluğunu sürekli dışarıda arar. Kendi payını sorgulamak yerine suçlu aramaya yönelir. Açık çatışmadan çok dolaylı yollar kullanır: Doğrudan mücadele etmek yerine dedikodu, karalama, küçümseme, itibarsızlaştırma veya ahlaki üstünlük kurma yoluna başvurabilir. Başkalarının başarısından rahatsız olur. Başarıyı takdir etmek yerine onu değersizleştirmeye çalışır. “Zaten hak etmedi”, “şanslıydı”, “ahlaksız olduğu için yükseldi” gibi açıklamalar geliştirebilir. ⁠Geçmişe takılı kalır; eski yaraları sürekli canlı tutar. Affetmekten değil, unutamamaktan ve yarayı yeniden üretmekten beslenir. Hınç insanının günlük yaşamda sergilediği davranışların bazıları şunlardır: Sürekli düşman arayan siyasi söylemde bulunur. Farklı düşünen insanları şeytanlaştırır. Sosyal medyada linç kültürünü yayar. ⁠Eleştiriyi çözüm üretmek için değil, yıkmak için kullanır.

Program boyunca Kılıçdaroğlu’nun en çok hissettirdiği duygu, geleceğe dönük bir siyasal heyecandan çok geçmişle hesaplaşma isteğiydi. Bu nedenle konuşmanın merkezinde umut değil kırgınlık, yeni bir başlangıç değil tamamlanmamış bir hesaplaşma duygusu ağır basıyordu. İzleyici olarak beni düşündüren de tam olarak buydu. Çünkü siyaset, geçmişin haklılarını belirlemekten çok bugünün ve geleceğin imkânlarını kurma sanatıdır. Bir liderin asıl sınavı da tam burada başlar: Geçmişin mahkûmu mu olacak, yoksa geleceğin kurucusu mu? Gelecek ufku daraldığında ise siyaset, toplum adına konuşmaktan uzaklaşır ve giderek kişinin kendi hikâyesini savunduğu bir alana dönüşür. Bu programda gördüğüm şey de biraz buydu. Nietzsche’nin deyişiyle, yaşamı onaylayan yaratıcı güç yerine geçmişe tutunarak var olmaya çalışan hınç duygusu konuşuyordu. Bu yüzden konuşmanın sonunda akılda kalan şey bir siyasal projeler değil, kapanmamış bir hesaplaşmanın ağırlığı oldu.

Yurttaş ne ister?

Türkiye’de haksız gerekçelerle insanların seçilme hakkı engellendikçe, belediyelere kayyum atandıkça, belediye başkanları parti değiştirdikçe, dokunulmazlıkları kaldırılan halkın vekilleri cezaevinde tutuldukça “acaba bizler yurttaş mıyız?” sorusunu sormadan edemiyoruz.  Ancak yine, patlama noktasına gelmiş yurttaş iyileşmek ister, çok güçlü bir iyileşme hareketi ister. Hangi partiye oy vermiş olursa olsun yurttaş, demokrasilerde siyasal iktidarın gücünü sınırlayacak muhalif bir gücün olmasını ister. Çünkü sınırlandırılmamış güç keyfiliğe, hesap vermezliğe, kibre ve yanılmazlık duygusuna, adaletsizliğe, toplumsal güvensizliğe yol açar. Böyle bir ülkede yurttaşların geçimini sağladığı işleri, hakları, diplomaları, tapuları, kayıtları güvende değildir.  Lord Acton’un sözüyle, “güç yozlaşma eğilimindedir; mutlak güç ise mutlak yozlaşmadır.”

Yurttaş; insan, toplum, doğa yararına, kamu yararına yenilikleri de içerecek birliği sağlayarak, Türkiye’nin acil sorunlarının çözümüne odaklanarak, samimi ve güçlü ittifaklar kurarak Türkiye’de barış, demokrasi, insan hakları, doğaya saygı doğrultusunda bir değişimin ana muhalefeti olmasını ister, istemelidir. Siyasal iktidar ise hınç kültürünü yaymaya, kutuplaştırmaya, dost-düşman siyasetinin yıkıcılığına oynuyor. Çünkü iktidar iktidarda kalmaya kararlı, tabanıyla kırıntılarını paylaştığı kendi çıkarları dışında halka sunabileceği bir hayali yok. Bu nedenle iktidar, yeni siyasal bir program üretmekten çok karşıtına (yok etmek üzere tayin ettiği düşmana) odaklanıyor. Geçmişte yaşadığı olayları siyasetin merkezine yerleştiriyor. Başkasının başarısızlığından haz duyuyor. Sürekli suç yaratıyor ve suçlu arıyor. Kendini ne istediğiyle değil, neye karşı olduğu ile tanımlıyor.

Hınçtan uzak bir siyasal tutum, siyasal amaçlarını düşmanlarından daha fazla konuşmayı gerektirir kanımca. Toplumla birlikte gerçekleştirilecek planlar ve programlardan söz eder. Karşıtı yok edilmesi gereken düşman olarak değil, rakiptir.  Eleştiriyi intikama dönüştürmemek önemlidir. Rakiplerini şeytanlaştırmadan mücadele etmek gerekir. Güç elde edildiğinde geçmişin rövanşını almak yerine geleceği kurmaya yönelmeyi gerektirir. Öfkeyi siyasal enerjiye dönüştürür, ancak onun esiri olmaz. Adalet ile hesaplaşma arasındaki farkı korumayı gerektirir. Kendi tarafının hatalarıyla da yüzleşebilmeyi gerektirir. Yurttaş şöyle demokratik bir siyasal anlayış yerleşsin ister. En azından amaçların araçlarla uyumlu olduğu, gücün denetlenebildiği, eleştirinin bastırılmadığı, karşıtların düşmanlaştırılmadığı, kamusal yararın özel çıkarlara feda edilmediği bir siyaset anlayışıdır.

Geçmişten kulağımıza fısıldanan bazı sözler de yurttaşı haklı çıkarıyor. Adaletin, helalleşmenin ve arınmanın peşinde olmak demek karşıtımızı, ülkeyi, dünyayı yorumlarken kendimizi de sorgulamak demektir. Yaşamak sürekli öğrenmek demektir. Kamusal kişilikler için bunu yapabilmek çok daha önemlidir. Hacı Bektaşi Veli, “Her ne ararsan kendinde ara!” sözüyle, “bırak hakkında yazılanları ve söylenenleri sen kendini nasıl bilirsin?” derken kişinin hakikati kendi içinde araması gerektiğini belirtir. İmam Şafiî’nin şu vecizesi de öyle: “Benim savunduğum görüş, yanlış ihtimali olan doğru görüştür; hasmımın görüşü ise doğru olma ihtimali olan yanlış görüştür.”[1]

İnsanların duygu ve düşünceleri değişir, insan su gibi akışkandır, sürekli öznellik üretimi içinde bulunur, farklanır. Toplumsal barışın, demokrasinin ve adaletin yolu; yalnızca karşıtlarımızı değil, kendimizi de eleştirel bir gözle değerlendirebilmekten, değişebilmekten geçiyor. Güçlü bir emek, demokrasi ve barış mücadelesi dileğimle…

https://www.vanmed.net/haber/imam-safiinin-bilgece-uyarisi-dogru-yanlis-olabilir-yanlis-dogru-olabilir-31604#google_vignette

https://t24.com.tr/yazarlar/nejla-kurul/adalet-yuruyusu-helallesme-ve-arinmanin-ardindan-yurttas-gozuyle-kemal-kilicdaroglu-portresi,55947?_t=1782893952912

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

Başa dön tuşu